5 haber
Bize Katılın
Hasan Şahintürk

Cumhurbaşkanı’nın Hükümetlere Müdahalesi: Atatürk – İnönü Örneği

Başkanlık siteminin, yarı başkanlık sisteminin ve partili cumhurbaşkanlığı usulünün tartışıldığı şu günlerde yakın tarihe müracaat etmek. Hasan Şahintürk yazdı

Cumhurbaşkanı’nın Hükümetlere Müdahalesi: Atatürk – İnönü Örneği
Bu haber 16 Mayıs 2016 - 14:11 'de eklendi ve kez görüntülendi.

Tek Parti Yönetimi’nin Demokrasi Anlayışı

Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılından itibaren günümüzde demokrasi olarak isimlendirdiğimiz, tek bir kişinin veya belirli bir zümrenin ülke yönetiminde söz sahibi olduğu bir yönetim anlayışı yerine, tüm yurttaşların ülke yönetiminde söz sahibi olduğu bir yönetim anlayışının uygulanması adına çeşitli girişimler olmuştur. Bu girişimlerin en belirgini olarak 1876 yılında I. Meşrutiyet’in ilanı –kısa sürmüş olsa da ifade edilebilir. I. Meşrutiyet’in akabinde uzunca bir süre devam eden II. Abdülhamit’in yönetiminden sonra 1908’de II. Meşrutiyet ilan edilecektir. Bu süreç ve II. Meşrutiyet ilanı, tarihçiler tarafından Cumhuriyet’in alt yapısının oluşması bakımından oldukça önemli görülmektedir. Hatta araştırmacılar tarafından II. Meşrutiyet süreci için, Cumhuriyet döneminde yapılan demokrasi ile alakalı atılımların laboratuarı yakıştırılması yapılır. Sonrasında 1918-1923 yılları arası Anadolu’da tam olarak bir otorite boşluğu söz konusudur. Bu süreç içerisinde İstanbul’da bir Osmanlı Devlet’i varlığını sürdürürken, önce Temsil Heyeti, daha sonra 1920’den itibaren de Ankara’da açılan Büyük Millet Meclisi, Anadolu’da otoritenin sağlanması için mücadele etmişlerdir. Nihayetinde Yunan Ordularının yenilgiye uğratılması ve Sultan Vahdettin’in yurdu terk etmesi sonrasında Mustafa Kemal Paşa önderliğinde, Ankara’da kurulu bulunan meclis Anadolu’daki tek otorite haline gelmiştir. Bu süreç sonrasında Saltanat’ın kaldırılması, Hilafetin kaldırılması, Cumhuriyet’in ilanı gibi değişiklerle Ankara yönetimi, demokratik anlayışı ülkeye yerleştirmek adına, ülke yönetiminde bir dizi yeniliğe girişmişlerdir. Cumhuriyet’in ilanı ile başlayan tek parti yönetimi adını verdiğimiz 1923-1950 yılları arası süreç, birçok bakımdan araştırmacılar tarafından araştırma konusu olmuş ve bu alanda ciddi çalışmalar yapılmıştır. Bu yönetim şeklinin demokratik mi yoksa antidemokratik mi olduğu, çağdaş örnekleri arasındaki farklarının ve benzerliklerinin neler olduğu epey tartışılmıştır. Neticede Türkiye’deki tek parti yönetiminin niteliği konusundaki fikirleri iki grupta toplamak mümkündür. Bu iki grup tahmin edileceği üzere, demokratik bir yönetimdir diyenlerle demokratik bir yönetim değildir diyenlerden oluşmaktadır. Cumhuriyet Türkiye’sinin, Osmanlı siyasal elitinin elinde olan bir yönetime oranla halka daha yakın bir yönetimle yönetildiğini düşünenler, bu dönemdeki tek parti yönetimini demokratikliğine vurgu yaparlar. Çünkü bu dönemdeki bütün yasalar TBMM tarafından çıkarılmıştır. Bu da halk egemenliğinin gözetildiğinin göstergesidir. Öte yandan her ne kadar yasalar halkın seçtiği bir meclis tarafından çıkarılmış olsa da bu seçimlerin yapılış şekli demokratik olmadığı için bu yönetim antidemokratik bir yönetimdir. Çünkü seçimler serbest ve yarışmalı değildir. Adayların belirlenmesi ise oldukça demokrasi dışıdır. Mustafa Kemal Paşa’nın onayından geçmeyen bir kişinin aday olması mümkün değildir. CHF’nin 1923 yılında yayımlanan parti tüzüğüne göre adayların belirlenmesi için; genel başkan, genel başkan yardımcı ve parti genel sekreterinden oluşan üç kişilik genel başkanlık divanı görevlendirilmiştir. Neticede Mustafa Kemal Paşa’nın seçilecek adayları belirlemesi partili cumhurbaşkanı yönteminin uygulanmasından doğan bir haktır. Atatürk’ün ölümünden sonra hem CHP’nin genel başkanı hem de cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü için de aynı durum geçerlidir. Adayların Mustafa Kemal Paşa’nın etkin olduğu bir divan tarafından belirlenmesinden dolayı bu dönem için tek parti yönetimi isminden de ileri gidilerek tek adam yönetimi ifadesi de kullanılmıştır. Zira bu dönemde en belirgin demokratik gösterge olarak seçimler, adayların Cumhurbaşkanı ve aynı zamanda ülkenin tek partisinin genel başkanı tarafından belirlenip, halkın onayına sunulmasından başka bir şey değildir.

mustafa-kemal-ataturk-ismet-inonu

Öte yandan adayların bu tüzükte ifade edildiği gibi belirlenmesi aşamasında ise aday listelerinde yer alacak isimlerin görüşlerine başvurma gereği dahi duyulmadığı olmuştur. Bu nedenle siyasi hayatı boyunca hiç görmediği bir şehirden aday gösterilip seçilen vekiller olmuştur. Ahmet Demirel’in belirttiğine göre Yakup Kadri Karaosmanoğlu 1923 seçiminde kendisinin haberi olmadan Mardin’den aday gösterildiğini, Hakkı Tarık Us’un ise Giresun’dan aday gösterildiğini gazetelerden öğrenmiştir. Neticede seçimlere girip milletvekili olan kişiler aynı zamanda cumhurbaşkanı olan bir kişinin belirlediği kişilerdi. Ve meclise giren vekillerin partinin tüzüğünün kendilerine çizmiş olduğu yolda reaksiyon göstermeleri dışında yapacakları pek de bir şey yoktu. Çünkü ülkede başka bir parti yoktur. 1923 seçimleri sonrasında CHF’nin içerisinden Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulacaktır fakat onun ömrü de bir yıldan az bir süre olacaktır. TCF’nin ortaya çıkmasının da en büyük nedeni yukarıda ifade ettiğimiz, antidemokratik yönetimin uygulanması olacaktır.  TCF’yi kuran, aynı zamanda Mustafa Kemal Paşa’nın silah arkadaşları olan Rauf Orbay, Kazım Karabekir gibi isimler ülke yönetimin giderek tek parti yönetimine bürünmesinden endişe duyduklarını belirterek TCF’yi kurmuşlardır. Bu süreç içerisinde Mustafa Kemal Paşa’ya yapılan en büyük eleştirilerden biri onun diktatör olma yolunda ilerlediğidir. Zira muhalefete göre seçimlerin yapılıyor olması demokrasinin uygulandığı anlamına gelmiyordu. Netice itibarıyla TCF 1925 yılında kapatılmıştır. TCF’nın kapatılmasından sonra 1931 yılında gerekli görülen bir muhalefet partisi neticesinde Serbest Cumhuriyet Fırkası kurulacak ve kısa süre sonra kapatılacaktır. Böylelikle 1930’lu yıllardan itibaren Türkiye’de tek parti iktidarı oldukça güçlenmiş, nihayetinde devlet-parti iç içe geçmiştir.

Sonuç olarak ifade edilmelidir ki, dünyadaki çağdaş yönetim şekilleri ile karşılaştırıldığında bizim adına tek parti yönetimi dediğimiz bu yönetim şeklinin Türkiye uygulaması oldukça yumuşaktır ve CHP’de vesayet partisi olarak görülür. Bu bağlamda, vesayet partisi, ileriki yıllarda demokrasinin ülkeye benimsenmesi için  hazırlayıcı bir parti işlevi görür.

Atatürk-İnönü Anlaşmazlığı

ataturk-ismet-inonuMustafa Kemal Atatürk ile İsmet İnönü’nün ilişkilerinin başlangıcı Harp Akademisi yıllarına kadar dayanmaktadır. Harp Akademisi yılları için, İsmet Paşa hatıralarında Atatürk ile olan ilişkilerinin tanışıklıktan öteye geçmediğini belirtir. Daha sonraki yıllarda bu tanışıklık arkadaşlığa dönüşecektir. Bu arkadaşlığın başlangıcı ise Milli Mücadele yıllarına dayanır. Bu süreç içerisinde mecliste ve orduda her ikili de önemli görevleri beraber yürütürler. Öyle ki Atatürk ölümüne kadar Cumhurbaşkanlığı makamında bulunurken, 1937’nin Eylül ayına kadar İsmet İnönü başvekillik yapmıştır. İnönü’nün uzun yıllar süren bu başvekillik sürecinde 21 Kasım 1924-2 Mart 1925 tarihlerindeki Fethi Okyar hükümeti dışında hiçbir kesinti yoktur.

Bu uzun arkadaşlık ve siyasi birliktelik içerisinde Atatürk ile İnönü birçok karara birlikte vardıkları görülmektedir. İfade edilmelidir ki, yakın dönem Türk tarihi için Atatürk, tek adam; İnönü ise ikinci adam olarak damga vurmuşlardır. Atatürk’ün ölümünden hemen sonra ise hiçbir yeni lider arayışına girilme gereği duyulmamış, meclis İnönü’yü cumhurbaşkanı seçmiştir. Seçilen bu cumhurbaşkanı aynı zamanda CHP’nin genel başkanıdır. Fakat Atatürk ve İnönü arasındaki bu uzun yıllar önce atılan dostluk ve siyasi birliktelikte hiçbir sorunun olmadığı anlamına gelmemelidir. Nitekim Cumhurbaşkanı olarak Atatürk’ün başvekil İnönü’ye özellikle de 1930’lu yıllardan itibaren çeşitli müdahalelerde bulunduğu söz konusu olmuş, bazı konularda anlaşılmadıkları ortaya çıkmıştır. En nihayetinde 1937’nin Eylül ayında ikili arasında çıkan çeşitli anlaşmazlıklardan dolayı İsmet İnönü başvekillikten çekilmek zorunda kalmıştır. Şimdi İsmet İnönü’yü başvekillikten eden sorunların neler olduğuna kısaca göz atmamız gerekiyor.

Cumhurbaşkanlığı makamının partili olmasından ileri gelerek, Cumhurbaşkanının mevcut hükümete müdahale edip etmemesi genel manada tartışılmış bir konudur. Bu durum Mustafa Kemal Paşa’nın 1924 yılında Trabzon’a yaptığı bir ziyaret sırasında Halk Fırkası Vilayet Heyeti İdaresi tarafından paşaya sorulduğunda, Mustafa Kemal Paşa, bitaraflık önerilerini reddettiğini görüyoruz. Paşa yaptığı açıklamada “benim için bir taraflık vardır; bir tarafım, o da cumhuriyet taraftarlığıdır; fikri, içtimai inkılâp taraftarlığıdır” demiştir. Paşa aynı zamanda CHF’nin başkanlığını yaptığını ve yapmaya devam edeceğini de sözlerine eklemiştir. Bu durum Mustafa Kemal Paşa’nın Cumhuriyet’in ilanından itibaren hem partiye hem de mevcut başvekilliğe aşağıda ifade edeceğimiz müdahalelerde bulunacağının sinyallerini verdiğini ifade edebiliriz. Fakat bu noktada ifade etmeliyiz ki, partili cumhurbaşkanlığı sistemi ve dönemin tek parti yönetim anlayışı Atatürk’ün, daha sonra da İnönü’nün bu müdahaleleri yapmasına uygun bir ortam yaratmıştır.

ataturk-ve-ismet-inonu

Cumhurbaşkanı Atatürk’ün İsmet İnönü yönetimindeki başvekâlete olan müdahaleleri genelde vekil değişikliği şeklinde olduğunu ifade etmemiz gerekir. Bu müdahalelerden anlamamız gereken cumhurbaşkanının, başvekil İnönü’nün alması gereken bazı kararları kendisi veriyor olmasıdır. Bu duruma örnek olarak, 1932 yılında Maarif Vekili olan Esat (Sagay)’ın Cumhuriyet Halk Fırkası Umimi İdare Heyeti üyesi olan Reşit Galip ile debdil edilmesi verilebilir. Mustafa Kemal Paşa, Esat Bey yerine, Reşit Galib’in Maarif Vekaletinde daha başarılı olacağını düşündüğünden derhal makamın Reşit Galip Bey’e bırakılmasını istemiştir. Bu değişikliğe karar verme aşamasında İnönü’nün fikrinin sorulmadığı ve bir gece telgrafla İnönü’ye bildirildiğinin altı çizilmelidir. Cemil Koçak’ın aktardığına göre, İnönü bu telgrafa çok sert yanıt vermiştir. Telgrafta İnönü, “gece yarısı gaflet uykusundan uyandırılarak, kabinesinde değişiklik yapılmak istendiği haberini alan bir Başvekilin, bu hususta ileri süreceği mütâlâadan nasıl bir fikir selâmeti beklenebilir?” diye soruyordu. Bu tavır İnönü’nün kendi kabinesinin işlerine karışılmasından hoşlanmadığının bir göstergesidir. Ayrıca İnönü kendi kabinesi hakkında kendisinin içerisinde bulunmadığı bir mecliste karar alınmasına, tartışılmasına dahi karşı çıkıyordu. Maarif Vekili değişikliği kararı, direkt Mustafa Kemal Paşa tarafından alınan tek değişiklik kararı değildir. Birçok değişikliğin bu usul ile yapıldığını söylemek mümkündür. Bu örneklerden birisi de oldukça önemli bir kriz haline gelen Celal Bayar’ın İktisat Vekilliğine getirilmesidir. Bu değişikliği Atatürk’ün kendisinin istediği ve hükümete kabul ettirdiği anlaşılmaktadır. Aslında bu gayet basit gibi görünen fakat altında hükümet ile cumhurbaşkanının görüş ayrılıklarını yakalayabildiğimiz oldukça dikkat çekici bir değişikliktir. Bu dikkat çekiciliğin nedeni her iki tarafın farklı iktisadi politika anlayışına sahip olmasıdır. Zira İnönü hükümeti oldukça devletçi bir ekonomi modelini savunurken, İş Bankası’nın müdürü Celal Bayar ve onun iktisat vekili olmasını isteyen cumhurbaşkanlığı serbest teşebbüsü daha çok önemsiyordu. Neticede Celal Bayar’ın İktisat Vekili olması sonrası, başvekilin daha çok devletçi bir iktisat modelini savunduğu bir hükümette, İktisat Vekili serbest teşebbüsü destekleyen politikalar gütmesi gibi bir çelişik durum ortaya çıkacaktı. Tüm bu çelişik duruma rağmen Atatürk’ün isteğini İsmet İnönü, istemeyerek de olsa kabul edecektir. Bu değişiklik, İnönü’nün ekonomide devlet müdahalesini genişletme teşebbüsüne karşı Atatürk’ün bir müdahalesi olarak düşünüldüğünde, yaşanan görüş ayrılıklarının ve cumhurbaşkanının hükümete müdahalesinin, sadece vekil değişiklikleriyle sınırlı kalmadığını göstermesi bakımından oldukça önemlidir. Başvekil olduğu halde kendi isteği dışında gelişen bu durumlar karşısında İsmet İnönü’nün başvekillik otoritesinin gittikçe zayıfladığının bilincinde olduğunu da sözlerimize eklemeliyiz. İkili arasındaki çatışmalar, Cemil Koçak’ın ifadesine göre ekonomi alanında yaşadıkları görüş ayrılıklarından kaynaklanıyordu. Diğer; dış politika, Maarif teşkilatı vs. gibi tartışmalar veya çeşitli siyasi ayrılıklar olmasına rağmen ikili arasındaki asıl mesele farklı ekonomik görüşlere sahip olmalarıydı. Bunun en büyük göstergesi, İsmet Paşa’nın istifasından sonra parti içinden birçok alternatif isim olmasına rağmen, daha liberal ekonomi modelini savunan Celal Bayar’ın başvekil olarak göreve başlamasıdır. Neticede tüm bu görüş ayrılıkları İsmet İnönü’nün Atatürk’ün isteği ile görevden alınmasıyla sonuçlanacaktır.

İnönü’nün İstifası

ismet-inonu

Atatürk ile İnönü arasındaki anlaşmazlıklar 1930’lu yılların sonlarına doğru gittikçe tırmanıyordu. Yukarıda da bir şekilde değindiğimiz gibi bu anlaşmazlıklar Atatürk’ün İnönü hükümetine karşı emrivakilerinden ve bazı konulardaki görüş farklılıklarından kaynaklanmaktaydı. Bu anlaşmazlıkların her iki kişinin de çevresindeki, özellikle de Atatürk’ün çevresindeki kişilerin yapmış olduğu spekülasyonların da etkili olduğunu ifade etmemiz gerekir. Diğer taraftan bu durumun giderek tırmanmasında Atatürk’ün hastalığının giderek kötü bir vaziyete ulaşması ve İnönü’nün yorgunluğu da eklenebilir. Özellikle birçok hatıratta belirtildiğine ve İsmet İnönü’nün de teyit ettiğine göre bu durumun oluşmasında Atatürk’ün hastalığı oldukça etkiliydi. Şevket Süreyya Aydemir’in belirttiğine göre, Atatürk artık hasta, yalnız ve sinirliydi. Hastalık her geçen gün Atatürk’ün mizacını daha sinirli hale getiriyordu. Bu durum İnönü’ye karşı olan tavırlarına, onun da belirttiği gibi olumsuz bir şekilde yansıyordu.

Neticede bir gerçek vardı ki o da Atatürk’ün hastalığının bir etkisi olsun olmasın İnönü ile Atatürk arasında ekonomik, iç işleri ve dış politika gibi konularda çeşitli anlaşmazlıklar vardı. İkili arasındaki dış politikadaki sıkıntılar Akdeniz ülkeleri ile yapılacak olan 1937’deki Nyon Antlaşmada ortaya çıkacaktı. İspanya’da devam eden iç savaşın bir neticesi olarak Akdeniz’de bazı olağan dışı olaylar meydana geliyordu. İtalya’ya ait olduğu saptanan bazı denizaltılar civar ülkeleri tehdit eder bir vaziyette iken Akdeniz ülkeleri ortak bir anlaşma ile bu sorunu ortadan kaldırma amacıyla toplantı talep ediyordu. Bu durumda yapılacak olan anlaşmada herhangi bir tehditte bu denizaltılar vurulacaktı. Bu anlaşma fikrinin iç yansıması ise görüş ayrılıklarını gözler önüne sermişti. Zira Atatürk bu anlaşmayı kabul etme taraftarı iken, İnönü böyle bir anlaşmaya İtalya ile görüş alışverişi yapılmadan imza atılması İtalya’yı karşılarına alma anlamına geleceğinden çekinerek, oldukça ihtiyatlı yaklaşıyordu. Neticede anlaşma 14 Eylül’de Atatürk’ün istediği şekilde imzalanmıştır.

İkili arasındaki diğer bir mesele ise Atatürk Orman çiftliğinin hazineye aktarılma durumu ve bira fabrikaları olaylarıdır. Bu iki olayın neticesinde 17 Eylül 1937 akşamı Atatürk’ün sofrasında hükümet üyelerinin de olduğu bir anda Atatürk bira fabrikası sorununda Ziraat Vekili Şakir Kesebi’yi sert bir şekilde eleştirmesi üzerine İnönü de aynı sertlikte cevap verir. İnönü’nün itirazı daha önce de olduğu gibi hükümete dışarıdan bir müdahale yapılarak bir vekilin istifa ettirilmeye çalışılmasınadır. Aynı sofrada kendisine danışılmadan, sorulmadan verilen bu kararı sert bir dille kınamıştır. İnönü bu sofrada yaşananları hatıralarında “Eylül 1937 kavgası” diye ifade edecektir. 18 Eylül günü ise ikili dün akşam yaşananları ele almışlar ve İsmet İnönü’nün belirttiğine göre, Atatürk kendisine, “bugüne kadar bin meselede bin defa kavga ettik. Akşam pek aleni oldu. Bir müddet çekilmen, istirahat etmen lazım” demiştir. İnönü de bu duruma olumlu yanıt vermiştir. Neticede İnönü’nün başvekillikten ayrılmasına karar verilmişti. Lakin mesele İnönü’nün belirttiğine göre o akşam yaşananlar değildi. O akşam sofrada yaşananlar ikili arasındaki yaşanan hadiselerin patlak vermesi anlamına geliyordu. Çünkü İsmet İnönü’ye göre ikisi de oldukça dolu idi. Cemil Koçak’ın, Halil Uran’ın anılarından aktardığına göre, Atatürk’ün belirli bir müddettir hükümet işlerine karışması ve işleri hükümet dışından kişilerle halletmesi neticesinde, İnönü’nün de bu tip oldubittilere tahammülünün artık kalmamasından dolayı İsmet İnönü’nün istifası gerçekleşmişti. İsmet İnönü’nün yerine başvekâlete ise Celal Bayar isminin gelmesi oldukça dikkat çekicidir. Yazımızın ilk bölümünde de ifade ettiğimiz gibi Atatürk ile İnönü arasındaki en önemli problemin ekonomik anlayış farklılıklarından kaynaklanmıştı. Neticede daha liberal olan Celal Bayar’ın başvekâlete getirilmesi bu durumu kanıtlar niteliktedir. Öte yandan Atatürk’ün Celal Bayar’ı, Celal Bayar’ın da Atatürk’ü pek sevmesi ve Celal Bayar’ın Atatürk’ün direktiflerini itirazsız kabul edip uygulayabilecek bir başvekil olarak görülmesi, Celal Bayar’ın başvekâlete seçilmesinde oldukça eltili olduğu ifade edilebilir. Celal Bayar, İsmet İnönü’ye göre oldukça uysaldı. Neticede Atatürk’ün isteği ve İsmet İnönü’nün itiraz etmemesi sonrasında, Cumhurbaşkanı hükümeti değiştirmiştir. Bu değişiklik sonrasında İsmet İnönü, mecliste sade bir Malatya mebusu olarak Atatürk’ün ölümüne kadar görevine devam edecek, Atatürk’ün ölümüyle beraber Cumhurbaşkanı ve CHP genel başkanı seçilecektir.

ismet-inonu-mustafa-kemal-ataturk

Sonuç olarak, başkanlık siteminin, yarı başkanlık sisteminin ve partili cumhurbaşkanlığı usulünün tartışıldığı şu günlerde yakın tarihe bir göz atıp bu konulardaki tecrübeleri paylaşmak istedik. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, bu dönemde Atatürk’ün hükümete müdahale ediyor olmasını kolaylaştıran çeşitli etmenler vardır. Bunları sıraladığımızda ise, mevcut tek parti yönetim anlayışının sağladığı ortam, partili cumhurbaşkanlığı usulünün Atatürk’e parti içerisinde bir nüfuz alanı sağlıyor olması ve halkın ona karşı duyduğu yüksek teveccüh ilk akla gelenler olmalıdır. Bunun karşılığında İsmet İnönü’nün kendi hükümetini dış müdahalelere karşı nasıl muhafaza etmeye çalıştığını ve neticede dış müdahalelere karşı artık sabrının kalmadığını anlamasından ötürü istifa etmeyi kabul ettiğini ifade edebiliriz.

 

Kaynakça

Ahmet Demirel, Tek Parti’nin İktidarı: Türkiye’de Seçimler ve Siyaset (1923-1946), İletişim Yayınları, İstanbul 2013.

Cemil Koçak, Türkiye’de Milli Şef Dönemi (1938-1945), c:1, İletişim Yayınları, İstanbul 2012.

  1. Orhan Bayrak, Türkiye’yi Kimler Yönetti? (1920-1992), Yılmaz Yayınları, İstanbul 1992.

Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek-Parti Yönetimi’nin Kurulması (1923-1931), Yurt Yayınları, Ankara 1981.

Oktay Uygun, “Tek Parti Rejimi ve Demokrasi”, Cumhuriyet Dönemi Demokratikleşme Faaliyetleri, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara 2010, s. 65-80.

 
5haber.com'u sosyal ağlarda takip ederek son dakika gelişmelerinden anında haberdar olabilirsiniz; Facebook | Twitter | Google + | Youtube 
Etiketler :
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.
POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER
SON DAKİKA