5 haber
Bize Katılın
Misafir Yazar

Dünya’nın 7 Harikasından Birisi; Babil Kulesi

5haber.com Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Bora, Dünya’nın yedi harikasından birisi olan Babil Kulesi’ni yazdı. Babil Destanını yazımızdan okuyabilirsiniz.

Dünya’nın 7 Harikasından Birisi; Babil Kulesi
Bu haber 13 Nisan 2016 - 13:18 'de eklendi ve kez görüntülendi.

Babil Kulesi, dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilir. Günümüze gelmeyen bu kule, dillere ait bir destan bırakmıştır geride.

Niçin birbirimizi anlamıyoruz?

Bir dil, onu bilmeyen insana yabancıdır ya, işte insanlara birbirlerinin yabancılaşması, Babil Destanı’nda anlatılır. Destanlar, günümüze sözlü olarak gelmiş dil hazineleridir. Yazılı olmadıkları için zamanla çok büyük değişikliklere uğramış daha fazla değişikliğe uğramaması için bir müddet sonra yazıya geçirilmişlerdir. Ancak şüphesiz ki bilinen destanların çok büyük bir kısmı değiştirilmiş, mitolojik objelerle süslenmiş, abartılmış ve inanması güç bir hale gelmiştir. Ancak zevkli şeylerdir destanlar.

İşte Babil destanı da dünyanın en eski destanlarından biridir. Bu destanda bugün (destana bakılırsa o gün de), insanların niçin iletişim alanında problemler yaşadıklarına değinir.

Destanda anlatılan olay şudur;
İnsanların hepsi bir gün tek dil konuşurdu; İnsanca. Herkes aynı dili bilir, aralarında hiçbir anlaşmazlık olmazdı. Bu insanlar o kadar geliştiler ki, bütün sorunları halletti, Adem ile Havva’nın gelmiş oldukları yere, Cennete ve Tanrı’nın yanına gitmeye karar verdiler.

Bizim “yukarıda Allah var” şeklinde dilimize pelesenk olmuş cümleyi hatırlayarak hikayeye devam edelim. Allah’ın nerede olduğunu düşünmeye başlamışlar. Matematik’te ve astronomide çok gelişmiş olan bu topluluk -ki şu an bile kullandığımız 60’lık sistem (60 saniye 1 dakika, 60 dakika 1 saat ve tam dairenin 360 derece olması gibi) Babillerden kalmadır. İşte astronomide çok iyi olan bu topluluk gökyüzünün uçsuz bucaksız olduğunu gördüklerinden, “olsa olsa Tanrı yukarıdadır” demişler.

Sıvamışlar kolları. Tanrı’ya ulaşmak için bir kule yapmaya karar vermişler. Bu kule öyle yüksek olmalı ki, yıkılmamalı, arşa kadar uzamalı demişler ve mimaride çok iyi olan (Efsanevi Persepolis’in saraylarından, Babil Kulesi’nden, Kral yolundan, Babil Limanı’ndan ve bunun gibi nice eserlerinden bilmekteyiz) bu insanlar kulenin temeline başlamışlar.

Günler, aylar, yıllar süren çalışmalar. Taş taşırken ölen insanlar, kulenin merdivenlerinden düşerek ölenler… Ancak her şey tamamlandığı için Allah’a ulaşmak şart, Tek sorun budur çünkü kendilerince.
Artık tepesi gözle görülemeyecek kadar yükselen ancak henüz Tanrı katına yetişemeyen bu kuleye bakıp bakıp böbürlenmeye de başlamışlar bir yandan.

Tek eksiği kule olan bu halk, kule de tamamlandıktan sonra Allah ile iletişim kurabilecek ve belki de isteklerini doğrudan kendisine ileteceklerdi. Bir başka kesimi de artık, Allah’ın olmadığını düşünmeye başlamıştı. “Allah yoktur, olsa idi bu kuleyi bizden önce kendi yapardı da biz onunla iletişime geçerdik” düşüncesinde bulunmuşlardı. Düpedüz kendilerini Allah’a şirk koşmaya başlamışlardı. Nitekim, bu düşünceleri ve yer yer bu düşüncelerini dillendirmeleri “Tanrı’nın gazabına” sebep oldu.

Bir gün kuvvetli bir fırtına esti (Gılgamış Destanı’nda ise sel) ve bu kule “tar u mar” oldu. İnsanları değişik yerlere savurdu, birbirinden kopardı ve gözlerini kör etti. Kum kaçmış gözlerden kum dağılınca kendilerini çok farklı yerlerde buldu insanlar.

Kuleleri yıkılmış, aileleri kaybolmuş insanlar gün gelip birbirleriyle tekrar karşılaşınca, hiçbiri birbirini anlayamaz olmuş. Biri “ak” demiş, ötekisi “kara” anlamış ve kavgaya tutuşmuşlar.

Kuleye başlamadan önce konuştukları “İnsanca” gitmiş, yerine Türkçe, Arapça, Rumca, Almanca ve sair binlerce dil gelmiş. Binlerce insandan binlerce soy soylamış, binlerce soydan on binlerce boy boylamış, on binlerce boy on binlerce lehçe kullanmış. İşte bu vakitten sonra, aynı dili kullanan insanlar bile birbirleriyle anlaşamaz hale gelmişler.

Ve Allah onlara şu mesajı vermiş; “Siz birbirinizi anlayınca, bana ulaşmaya çalıştınız, ben sizin bu şekilde ulaşabileceğiniz bir yerde değilim. Nitekim siz bana ulaşamayınca, bana şirk koşmaya veya yok saymaya başladınız, ben sizinle bir seviyede de değilim. Ben sizin yaptığınız yapıları yıkabilirim, sizi savurabilirim ve dilinizi değiştirebilirim.”

Bütün semavi ve semavi olmayan dinlere baktığımızda, Tanrı ile iletişim kurmak için ibadethaneler yapıldığını görürüz. Bu gelenek, belki de Babil ile başlayan bir gelenek olmuştur. Mısır Piramitleri de önceleri ibadethane olarak yapılmış, sonra Firavun mezarı işlevi görmüştür. Hatta Aztek Piramitleri hep ibadethane olarak kullanılmıştır.

Camiler ve Kiliselerde kule vardır. Camilerdekinin ismi minare, kiliselerdeki ise çan kulesidir. İşte bu ibadethane yapma alışkanlığı, bir çok düşünüre göre Babil’den kalma alışkanlıklardır.

Ancak en doğru olarak kabul ettiğimiz İslamiyet’te ibadet sadece Cami’de yapılmaz, hatta sadece dört tarafı çevrili yerlerde de yapılmaz. İbadet her yerde yapılabilir. İşte Allah’ın Babil’de verdiği mesaj olan “bana böyle ulaşamazsınız” ile her yerde olduğunu, eğer ulaşmak isteyen olursa, kalbinden dua ederek ne istediklerini söylemelerinin yeterli olacağını da İslam filozofları anlatırlar.

Hatta Allah o kadar her yerdedir ki, Hallac-ı Mansur’un “Ene’l-Hakk”ı bu mesaja çıkar.
Peki insanlar ne oldular da bu yapı yapma hevesini aşamadılar? Şüphesiz ki, bu yapılar geçmişten, binlerce yıl öncesinden günümüze kadar çok güzel bilgiler verir. İnsanlar, değişik doğa olaylarından kendilerini korumak için yapılara ihtiyaç duydular. İnsanların barınma ihtiyaçları mağaralarla başladı. Sonra gelişme gösterdi hayvanlardan korunmak için dört duvar, yağmurdan korunmak için tavan, soğuktan korunmak için ateş… Her yaptığı yapı, geliştirdiği alet, kendi ihtiyaçlarına cevap verecek bir neticeye sebep oldu.

Sonra estetik duygusu devreye girdi. En güzeli, en büyüğü, en hoşu, en ihtişamlısı için çalıştı durdular.
Bu “en” isteği yüzünden dillerinden oldular, canlarından oldular, her şeylerini kaybettikleri de oldu.
Firavunların her biri, öncekinden daha büyük bir Piramit yapmak istemişler, her piramit bir mezar olarak kullanılmıştır.

Tarihi, Bucoleon Sarayı, II. Theodosius tarafından yaptırılmıştır. II. Theodosius, aynı zamanda Yenikapı kazılarında ortaya çıkan ve döneminin en büyük limanı olan Theodosius Limanı’nı da yaptıran kişidir. Büyük Roma İmparatorluğu’nun son hükümdarı ve aynı zamanda İstanbul’u Roma’dan daha ihtişamlı hale getiren hükümdar olarak kabul edilir.

Aya Sofya, I. Justinyanis tarafından yaptırılmıştır. İstanbul’da çıkan tarihin en büyük ayaklanması olan “Nika İsyanı”nda yanan eski Aya Sofya kilisesinin yerine tarihin en büyük kilisesini, İstanbul’daki bu isyanı bastırdıktan sonra yaptırmıştır, amacı isyanın izlerini silmek ve özetle Machiavelli’nin sözündeki “Beni öldürmeyen acı kuvvetlendirir” mesajını vermektir.

Aztekler, yaptıkları büyük piramitleri Allah’ın büyüklüğüne yakışık olması için yapmışlardır.
Tac Mahal, Şah Cihan tarafından ölen karısı Mümtaz Mahal anısına yaptırılmış ve dünyanın “en” büyük aşkının simgesi olarak kabul edilmiştir.

Süleymaniye Cami, Osmanlı Devleti’nin en muhteşem döneminde, “en” muhteşem yapı olarak yapılmış, Sultanahmet Camii, Sultan I. Ahmed tarafından Aya Sofya’yı gölgede bırakacak bir cami yapma adına ve “dünyanın bu en muhteşem şehri bir Müslüman şehri olmasına rağmen en büyük camisi bir Hristiyan yapısı olmamalıdır” düsturuyla yapılmıştır. Rivayette, bu bahsedilen husus Sultan I. Ahmed’e rüyasında Hz. Muhammed (SAV) tarafından söylenmiştir.
Avrupa’daki sarayların hepsini tek tek saymaya hacet yoktur. Her bir saray, dönemin hükümdarının egosunu okşamak adına, “en büyük benim” mesajını vermeleri adına yapılmıştır.

Tibet, Hindistan ve İran’da bulunan saraylar, Amerika’nın Beyaz Saray’ı ve Moskova’nın Kremlin sarayı da yöneticiler tarafından kendi iç huzurlarına adına yapılmış yapılardır. Osmanlı Devletinde zevkin ve mimarinin dönemi olan Lale Devri’nde de bir çok saray yapılmıştır. Osmanlı Sarayları içerisinde sadece Topkapı Sarayı ve Yıldız Sarayı stratejik kaygılar göz önünde bulundurularak yapılmıştır.

Emevi Cami, Kurtuba Cami, Milan Katedrali, Aya Sofya, Lips Manastırı (Molla Fenari Camii), Fatih, Süleymaniye, Selimiye ve Sultanahmet Camiileri, Sümela Manastırı ve bunun gibi yapılar dini kaygılarla yapılmış yapılardır. Tabii birden fazla sebebi olmakla birlikte.

Meşhur İskenderiye Kütüphanesi ve Bağdat Kütüphanesi bilim adına, Rodos Heykeli de ihtişamı anlatmak adına yapılmış yapılardı.

Ancak Babil Kulesi, insanlara ihtişamdan, şatafattan ve zevk düşkünü olmaktan ayrılması gerektiğini göstermiş, Allah’ı yanlış yerde aramamayı öğretmiştir. İnsanoğlu’nun ise yapacak işinin bitmediğini anlatmıştır.
İşte bu sebeple eskiden konuştuğumuz İnsanca, insanlığımızdan çıkıp insanca yaşamayı unuttuğumuzdan beri kullanılmamıştır. İnsanca davranışlarımızı, dört duvar ve tavan yüzünden kaybettiğimiz, insanlığımızdan ve insanca davranışlarımızdan yapılar yüzünden vazgeçtiğimiz sürece, o bütün insanların tereddütsüz anlaşabildiği dönemlere dönmek imkansızdır.

Belki de Babiller doğru olanı yapmıştır. Belki de yapılacak başka bir iş kalmayınca dünyanın en büyük yapısını yapmak daha mantıklı olandır. Tabii, yapacak başka bir işimiz kalmazsa.

Etiketler :
POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER
SON DAKİKA