misafiryazarlar tarafından yazılmış tüm yazılar

Neden Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem?

Bir önceki yazımızda Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine nasıl geçildiğini, nasıl bir süreç yaşandığını, kimlerin destek verdiğini ve bu sistemin sonuçlarını söylemiş, bizce yanlış ve kusurlu gördüğümüz bazı maddelerine değinmiştik. Biz de eksik ve yanlış yönlerini dile getirmiş olduğumuz bu sistemin, revize edilip tekrar Parlamenter sisteme nasıl dönülmesi gerektiğini yazmıştık.

Türkiye uzun yıllar boyunca siyaseten çalkantılı bir süreç geçirmiş, ekonomik ve siyasi sıkıntılar her daim baş göstermiş ve her hükümet bu sıkıntılarla mücadele etmeye çalışmış, kimi zaman bu ülkede Sağ-Sol, Alevi-Sünni, Türk-Kürt, Laik-Muhafazakar gibi suni gündemler ya içerden ya da dışardan birileri tarafından gündeme getirilip insanlar birbirine düşürülmüş ve bu ülkenin enerjisi sürekli boşa tüketilmiştir. Bu sıkıntılar güzel ülkemizde her daim baş göstermiş ve geçmiş hükümetler bu sıkıntılarla mücadele etmiş bazıları başarılı olmuş, bazıları ise başarısız olup halk tarafından değiştirilmiştir. Türkiye’de siyasi partiler iktidar olup başa gelmek için her türlü mücadeleyi vermiş, olmayınca da diğer siyasi partiler ile koalisyonlar kurulmuş ve Türkiye uzun yıllar koalisyon hükümetleri tarafından, 2002 Kasım genel seçimlerine kadar idare edilmiştir. Koalisyon hükümetleri bu ülkede her zaman sıkıntılı olmuş ve ülke sağlıklı yönetilmemiş, halkın sıkıntıları göz ardı edilmiş, koalisyondaki partiler sadece kendi çıkarlarını düşünüp, halkın sıkıntıları unutulmuştur. İşte bu ve buna benzer sıkıntılar her daim bu ülkede baş göstermiş ve suçlu olarak da “Parlamenter Sistem” gösterilmiştir.

Recep Tayyip ERDOĞAN önderliğindeki Ak Parti 16 Nisan 2017 tarihinde uzun uğraşlar sonucu Parlamenter sistemi değiştirmek için MHP ve bazı partilerin desteğiyle ülkeyi referanduma götürmüş, referandum % 51.41 evetle sonuçlanınca Türkiye yeni sisteme, yani Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçmiş odu. Böylece Türkiye’de artık sistem tartışmaları geride kalmış, siyasi tartışmalar bir nebze olsun azalmış, ülke rahatlamıştı. Türkiye artık önüne bakacak, ülke her anlamda gelişecekti.

Ancak aradan uzun yıllar geçmeden bu sistemin eksik olduğu, aceleye getirildiği bazı maddelerin kusurlu olduğu fark edilecek ve muhalefet tarafından güçlü bir şekilde dile getirilecekti, hatta hükümet yanlısı bazı insanlar ve Ak Partili yeni ve eski bazı milletvekilleri tarafından da dillendirilecekti. Çünkü eskiden seçim sonrası hükümet kurmak için koalisyonlar yapılırken, % 50+1’i aşıp Cumhurbaşkanını seçmek için siyasi partiler öncesinden koalisyonlar diğer ifadeyle ittifaklar kurmak zorunda kaldı. Sonuç olarak Türkiye’nin kaderi değişmemiş ve ülke tekrar ittifaklara mahkum edilmiştir. Siyasi partiler kendilerine yakın gördükleri siyasi partilerle ittifaklar kurma yoluna gitmiştir. Uzun yıllar iktidar yüzü görmeyen CHP,  İYİ Parti, Saadet Parti’si ve HDP ile Millet İttifakı kurmuş, Ak Parti ise MHP ile Cumhur İttifakını kurmuştur.

Bizim anlatmaya çalıştığımız yeni sistem, siyasi partilerin bütün alışkanlıklarını alt üst etti ve siyasi partiler yeni sisteme alışmakta zorlandılar, basit bir örnek olarak, Cumhurbaşkanı adayı oluyorsanız milletvekili adayı olamıyorsunuz ve Cumhurbaşkanı olamadığınız zaman meclise giremiyorsunuz. Bu da parti genel başkanlarının işine gelmiyor çünkü meclis dışında kalıp partinin yönetimini kaybetmeyi haklı olarak istemiyorlar, bir diğer ve önemli sıkıntı ise Cumhurbaşkanı olmak için en az % 50+1 oy almak zorundasınız. Bu ülkede % 50+1 almak çok zor ve sürekli almak daha da zor.

Ak Parti’nin iddiasına göre Cumhuriyetçi, Atatürkçü ve altı okundan biri Milliyetçilik olan CHP bile iktidar olmak için, terör örgütü ile arasına bir türlü mesafe koyamayan HDP ile ittifak ortağı oldu. İşte asıl sıkıntı da bu, yarın bir iktidar değişikliğinde CHP, HDP sayesinde başa geldiğini düşünelim, ne olacak ondan sonra? CHP, PKK ile tam anlamıyla HDP’ye rağmen mücadele edebilecek mi? HDP’nin İçişleri, Dışişleri, Milli Savunma bakanlıklarını aldığını düşünebiliyor musunuz? Kim verecek bunun hesabını? Çünkü karşıda Recep Tayyip ERDOĞAN gibi güçlü bir lider ve Cumhurbaşkanı var ve normal şartlarda partiler bireysel hareket ederek onu deviremezler, bu yüzden iktidara giden her yol mübahtır diye siyasi partiler, siyasi değerlerinden vazgeçerek ittifaklar kurma yoluna gidebiliyorlar.

24 Haziran 2018 seçimlerinde, Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN’ı Cumhurbaşkanı seçtirmemek için yapılan tüm uğraşlara rağmen, yapılan Cumhur ittifakı ile biraz zorlansa da % 52.6 oy oranı ile Cumhurbaşkanı oldu. Akabinde yapılan 31 Mart 2019 Yerel seçimlerinde ittifaklar devam ettirildiği için, Ak Parti, çoğu büyükşehir belediyelerini kaybetti, Ankara ve İstanbul gibi büyükşehirler de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminden dolayı yapılan ittifaklar yüzünden kaybedildi. Eğer her parti bireysel olarak seçimlere girmiş olsaydı kesinlikle sonuç farklı olurdu. İstanbul’da eğer bu ittifaklar olmasa, bu sisteme ve biraz da hükümete tepki olmasaydı İstanbul Belediye Başkanlığında farklı bir sonuç olacağı herkesin takdiridir.

İşte biz, bu ve buna benzer hassasiyet ve sıkıntılar yüzünden Güçlendirilmiş Parlamenter Sisteme dönelim diyoruz. Yoksa iktidar yolu zorlaşınca muhalefetin dediği gibi Parlamenter Sisteme dönelim demiyoruz. Muhalefetin derdi hükümeti sıkıştırmak ve bak yanlış yaptınız deyip eski sisteme döndürüp itibar kaybettirmek ve bu durumdan siyasi prim kazanmaktır. Belki onlar da haklı olabilir çünkü karşılarında ERDOĞAN gibi güçlü bir lider var ve kolay kolay devrilecek gibi de değil. İşte tam da hassas nokta burası, Sayın ERDOĞAN güçlü bir lider ve bugün bu sistemle seçilebiliyor. Peki yarın ne olacak? Her daim güçlü bir lider gelmeyeceği için ve bu ülkede % 50+1 almak zor olduğu ve sürekli almak daha da zor olduğu için, yarın siyaseten sıkıntılar yaşanacaktır. Sadece muhalefet değil iktidar partisi de bu sistemin zararını görecektir ve görüyor da, 31 mart seçimlerinde olduğu gibi. Sayın Bahçeli bu yeni sistemde pek ısrarlı ama hassasiyetler yeterince izah edilirse o da ikna edilebilir gibi.

Yeni geçilen bir hükümet sisteminden, biz hata yaptık hade yarın vazgeçiyoruz demek, hiç kimse için kolay değil ve bunun farkındayız. Muhalefet eski sisteme dönmekte çok ısrarlı ve belki hükümet bu durumdan faydalanıp yeni ve eski birkaç milletvekili veya bakanı el altından konuşturup Parlamenter Sisteme dönelim diye çağrıda bulundurabilir, Sayın Bahçeli de ikna edilirse şayet hodri meydan deyip eski sisteme dönme yolu açılabilir, kim bilir?

Sungurfırat Ata

Güçlendirilmiş Parlamenter Sisteme Geri Dönülmeli

Türkiye, 23 Nisan 1920’de TBMM’nin açılmasıyla fiilen başlayan Parlamenter Hükümet Sistemi (Yumuşak kuvvetler ayrılığı sistemi ) ile uzun yıllar idare ediliyordu. 2002’de yapılan milletvekili genel seçimlerinde, Recep Tayyip ERDOĞAN önderliğinde iktidar olan Ak Parti, geldiği günden beri eksikliğini gördüğü ve günümüz Türkiye’nin ihtiyaçlarını karşılamadığı gerekçesiyle yapılan uzun tartışmalar ve muhalefetin tüm karşı çıkmalara rağmen Parlamenter sitemden, 16 Nisan 2017 yıllında yapılan ve  % 51.41 evetle sonuçlanan referandum sonucu yeni Cumhur Başkanlığı Hükumet Sistemine geçiş yapmıştır.

1920 Türkiye’sinde o gün için uygun görülen Parlamenter Sistem, zaman içerisinde koşulların, beklentilerin değişmesi, ihtiyaçlara ve milletin sıkıntılarına tam olarak cevap veremediği sürekli dile getiriliyordu. Cılız ve cesur olmamakla beraber geçmiş hükümetler sürekli sistemin eksiklerini dile getirmekle beraber, hiçbir hükümet cesur bir adım atıp değiştirme girişiminde bulunmamıştır.

Geçmişten Günümüze Bir Çok Lider Başkanlık Sistemini İstemişti

Geçmişte Türk siyasetinin önemli şahısları da başkanlık sistemini istemişlerdir. Bu siyasetçiler ne söylemiş bir hatırlatmak gerekiyor.

Necmettin ERBAKAN, “Daha hızlı kalkınmaya mecbur olan Türkiye’mizde devlet hizmetlerinin verimli, süratli ve kudretli yürütülebilmesi ve Anayasamızın bünyemize intibakı bakımından daha mütekamil bir yapıya kavuşturulması ve tatbikattaki aksaklıkların giderilmesi için Başkanlık sisteminin getirilmesini zaruri görüyoruz.”

Alparslan TÜRKEŞ, “Milliyetçi Hareket tek başkan, tek meclis sistemini savunur. Çağımız kuvvetli, adil ve hızlı icra çağıdır. Türk milleti, dünya imparatorlukları kurduğu devirlerde, kuvvetli, adil ve hızlı icra sistemini uygulamıştır. Kuvvetli ve hızlı icra, icra gücünün tek elde toplanmasıyla mümkündür. Bunun için tarih ve töremize uygun olarak, başkanlık sistemini savunuyoruz.”

Süleyman DEMİREL,”Bugün seçim olacaksa ne olacak?’ diyenlere soruyorum. Olmayacaksa ne olacak? Seçim olursa, bugün şikayet edilen şeyler ortadan kalkacak, kalkmazsa ne olacak? O zaman şikayetler ortadan kalkana kadar seçim olacak. Seçim haricinde yönetilmemek için, mutlaka demokrasiye ihtiyacımız vardır. Demokrasi ve seçim haricinde birisini göreve getirirsek, onun da eli sopalı olur. Bu nedenle, TBMM içinden bir hükümet çıkarmak gerekli, seçim bu yüzden büyük bir fırsat. Çıkmadı mı, parçalı parlamento çıktı… O zaman BAŞKANLIK sitemine gideceksiniz.”

Türkiye’ye özgü Başkanlık Sistemi için ilk kez referanduma gidildi

Erdoğan önderliğindeki Ak Parti de Türkiye’de sistemin hantallığından kurtulmak, sistemi hızlandırmak, çağın ihtiyaçlarını cevap vermek, tek elden yönetimi sağlayıp iki başlılığı ortadan kaldırmak ve uzun yıllar boyunca koalisyonlarla yönetilen Türkiye’de koalisyonların önünü kapatmak için başkanlık sistemini istemiştir. Yapılan uzun tartışmalar sonucu Türk kamuoyu başkanlık sistemine ikna edilmiş, Bahçeli önderliğindeki MHP ve meclis dışındaki bazı partilerin desteğiyle 16 NİSAN 2017 yılında yapılan referandum sonucu % 51.41 evetle yeni Cumhur Başkanlığı Hükümet Sistemine geçiş yapılmıştır.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, dünyadaki başkanlık sistemlerinden farklı olarak Türkiye’ye özgün bir sistem olup, hükümetin tabir ettiği gibi Türk tipi başkalık sistemidir. Bu hükümet sisteminin maddelerini tek tek sıralayıp sizleri sıkmak istemiyorum, sadece yanlış olarak gördüğüm bazı maddelere değinmek istiyorum. En başta söylemek gerekirse, yeni sistemde hem Cumhurbaşkanı adayı hem de milletvekili adayı olamıyorsunuz, birini tercih etmek zorundasınız, yapılan genel seçimlerde aday olmak ve seçimlerde halkın oyunun % 50+1’ini almak gerekiyor, aday olan şahıs seçilemediği zaman da, buradaki asıl sıkıntı bir Cumhurbaşkanı olacağına göre ve diğer aday meclis dışında kalacağına göre hangi parti genel başkanı cesaret edip aday olsun. Meclis dışında kalıp partisini kontrol edememek korkusuyla parti genel başkanları aday olmayıp başka bir şahsı aday gösterme yolunu tercih ediyorlar. Bir diğer sıkıntı bir kişi 2 dönem (5+5 ) dışında Cumhurbaşkanı olamamasıdır, bence halk desteği olduğu sürece bir insan aday olabilmelidir. Bu yeni sistem bürokrasideki hantallığı kaldırıp yürütmeyi daha da hızlanmasını sağlama, ekonomide düzelme, terörle mücadele kolaylık, koalisyonlar dönemini sonlandırmak ve tabir edildiği gibi ülkeyi her anlamda uçuracak diye vaatlerde bulunulmuştu.

Yeni Sistem seçimler öncesi ittifaklara gebe oldu

Yeni sistem bazı kolaylıklar ve tek başlılığı sağlamakla beraber,  kısa zamanda bu sistemin aceleye geldiği ve yeterince tartışılmadan uygulamaya geçildiği fark edilecek ve Türkiye’de tekrar sistem tartışmaları başlayacak ve hatta bazı hükümet yetkilileri de bu sıkıntıları dile getirip, yanlış yapıldığını ve eski sisteme dönülmesini söylemeye başlayacaklardı. Eski sistemde partiler yeteri çoğunluğu alamayıp hükümet kurmak için seçim sonrası koalisyonlar yapardı, koalisyonlar bitecek derken bu sefer de partiler % 50+1’i aşmak için maalesef önceden koalisyonlar diğer tabirle ‘ ittifak ’ yapmak zorunda kalmışlardır. 20 Şubat 2018 tarihinde Ak Parti ve MHP arasında Cumhur ittifakı,5 Mayıs 2018 tarihinde CHP-İYİ Parti-Saadet Partisi ve gizli ortak HDP arasında Millet İttifakı kurulmuştur. Cumhur ittifakının Cumhurbaşkanı adayı Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN 24 Haziran 2018’de yapılan seçimlerde % 52.6 oy alarak 27.dönem hükümetini kurmuştur.

Şuanki sistemdeki sıkıntılar göz önüne alınarak düzenlemeye gidilmeli

Benim şahsi fikrim, Cumhur Başkanlığı Hükümet Sisteminin bazı maddeleri korunarak eski parlamenter sisteme dönülmelidir ama güçlendirilmiş parlamenter sistem olmalıdır. Eski parlamenter sistemde en çok oyu ve 276 milletvekilini alan parti genel başkanı hükümeti kuruyordu ve hükümeti kuran kişiye biz  ’ Başbakan ’ diyorduk, şimdi ise 600 milletvekilinin 301’ini alan kişiye ‘Cumhurbaşkanı’ diyecez ve % 50 +1 olmayacak, seçilen kişi halk desteği olduğu sürece seçilebilir. Yani Başbakan olmayacak, gene tek lider ve güçlü parlamento olacak, Başkanlık sisteminin ve Parlamenter sisteminin harmanı olacak, aday olan kişi Cumhurbaşkanı seçilmese bile milletvekili olabilecek. Cumhurbaşkanı ve bakanlar mecliste olacak ama sürekli değil duruma göre olacak ve devam zorunlulukları olmayacak.

Ak Parti 2002 genel seçimlerinde % 34.42 oy alarak 365 milletvekili aldığını göz önünde bulundurursak Parlamenter sistemin daha avantajlı olduğu görülecektir. Günümüz Türkiye’sinde bu kadar ekonomik ve siyasi sıkıntı varken, dış ülkeler Türkiye’yi alaşağı etmek için fırsat kollarken, biz bu sistemi devam ettirmede ısrar edersek % 50+1 sebebiyle tekrar koalisyonlar sonucu oluşabilecek bir hükümet sisteminde bütün projeler yarım kalır ve Türkiye tekrar eski ve zor günlerine dönebilir.

Bu kadar basit ve hiç kafa karışıklığına gerek yok, Parlamenter sisteme dönelim % 50+1 olmayacak, Başbakan olmayacak, güçlü ve tek lider olacak. Yoksa bu sistemle bir sonraki seçimde başarılı olunmaz. Allah uzun ömür ve sağlık versin Sayın Bahçeli de her zaman olmaz ve MHP’de oluşabilecek bir genel başkan değişikliğinde Cumhur ittifakı da her zaman korunmayabilir, Türkiye’de de bu koalisyonlar bitmez. Bunu önlemek bizim elimizde!

Sungurfırat Ata

 

” Distopya: A Perfect Reality ” İlay Bilgili yazdı.

Distopyalarda, günümüzden pay biçilerek, öngörüde bulunularak sisteme bir eleştiri getirilir ve karanlık bir gelecek yapılandırılır. Distopik filmlerde/kitaplarda oluşturulan gelecekte genellikle bir iktidar/güç tarafından ya okumak yasaklanır ya sevmek, aşık olmak yasaklanır, ya düşünmek yasaklanır. Bazen teknolojik güçler/ yapay zekalar insanlığı ele geçirir, yönetir. Kimi zaman hayvanlar insan ırkına üstün gelir, insan ırkı zulüm görür.

1984, Metropolis, Fahrenheit 451, Planet of the Apes gibi en bilindik olanları şöyle önümüze koyabiliriz. Günümüz dünyasına baktığımızda ise bana göre bir distopik geleceği halihazırda yaşıyoruz. Süregelen tarihte dönem dönem gücü ele geçiren iktidarların kendinden olmayanı yasaklaması/baskılaması değil distopik karanlık. Asıl acı olan distopya, insanın kendi eliyle yaptığıdır. Okumanın yasak olmasının kötü olabilmesi için önce okunması gerekmez mi? Fahrenheit 451’de kitap okumak yasaktır mesela. Muhalif bir grup kitapları ezberlemeye çalışır. Bizim toplumumuz misal, okuyor mu ki okumanın yasak olduğu bir gelecek bizi rahatsız etsin? Düşünmediğin, aklını kullanmadığın, sürüye katıldığın bir toplumdasın sen. Sorgulamadan, üzerine araştırmadan inanıyorsun. Düşünmek yasak olsa ne olur? Zaten düşünmüyoruz ki. Sevmenin yasak olmasına gerek mi kaldı? Evlendirme programları, sigortası var mı diyen teyzeler, amcalar var ekranlarda. Aşk var mı ki, aşkı tercih ediyor muyuz ki yasaklanması batsın bize? Teknoloji bizim zihinlerimizi kontrol edip robotlaştıran bir şey değil mi çoktan? Ellerinde ipadler, telefonlarla dolu bir neslin altına imzamızı attık. Bilgisayar oyunu oynayıp intihar eden gençler var. Yani bugün kafese, hayvanat bahçelerine tıkılan, kürkleri için şişmanlatılıp acı çektirilen hayvanlar, hayvan ticareti yani para için uluslararası yollarda ölüp yitip giden hayvanlar aniden bilinç kazanıp bizi kafese tıksa mesela şahsen ben bir gorile, bir tilkiye ağzımı açamam. Açmaya hakkım var mı? Handmaid’s Tale’de kadın doğum oranının neredeyse tükenmek üzere olduğu bir karanlık gelecekte az sayıdaki doğurgan kadın, rızaları dışında damızlık olarak eziyet görüyor. Daha fazla para için orman kesip, yeşili katlediyoruz. Yediğimiz şeyler organik değil diye yakınıyoruz. Çiftçi mağdur, yeşil alan yok, daha fazla para için bin türlü paket gıda üretilen toplumda sorgulamayan tüketicileriz. Kız çocukları on yaşında ergenliğe girmeye, adet görmeye başladı. Erken menapoz, rahim, göğüs kanseri önlemez durumda. Neredeyse her on kadından beşi erken doğum ya da riskli gebelik yaşarken bunların en az ikisi ortada elle tutulur bir sorun yokken gebe kalamıyor.

Peki soruyorum dostlar, elimde değil kafamda bin tilki dolaşıyor… Distopya değil de yaşadığımız nedir?

Şöyle gözlerinizi kısıp az daha yakından bakarsanız distopyanın en kralını dış mihraklara gerek bile kalmadan biz yarattık.

Eminim hiçbir yazar, hiçbir yönetmen bu kadarını düşünemezdi. Ve kadın gider.

75. Altın Küre Ödülleri, Kadın, Siyah Giyen Adamlar ve Dilek Yardım

Bu sene 75.’si düzenlenen, hem televizyon hem sinema dalında ödül dağıtan ve Oscar’ın habercisi olarak tanıdığımız Altın Küre Ödülleri geçtiğimiz günlerde sahiplerini buldu. Sahipleri ödüllerine sarıladursun bu sene ödül töreni tüm imkânlarını kadınlar için seferber etti. Öyle ki ödüller dağıtıldıktan sonra bile kimi filmlerin, dizilerin ya da oyuncuların aslında ödülleri hak etmedikleri fakat yapımların içeriklerinin kadın odaklı olması sebebi ile ödül aldıkları bile yazılıp çizildi. Öyle mi dersiniz?

Bir süre önce Rose Mcgowan ve Ashley Judd’un New York Times’a konuşup Harvey Weinstein’in kendilerini taciz ettiğini söylemesiyle başladı skandallar zinciri. Diğer yandan halihazırda hemen hemen hepsi piyasanın içinde olan yıldızlar, yönetmenler ve piyasanın domino taşı insanlar bu taciz skandalından yeni haberdar olmuş da olamazlardı elbet. Peki şimdi neydi kırmızı halıda siyah giymeler, tacizi protesto etmeler? Hollywood riyakâr ve ikiyüzlü müydü gerçekten?

Burada bana göre çok daha çarpıcı bir gerçek çıkıyor karşımıza; özellikle kadın oyuncular, kadın yönetmenler, kadın senaristler zaman içerisinde tüm bu yaşananlara, şahit olduklarına piyasada kalabilmek için ve kadın oldukları için sessiz kalmak zorunda kalmış olabilirlerdi ki bana göre öyle. Peki erkekler neden susmuşlardı? Birçok sebebi olmasının yanında sanıyorum en önemli sebebi ‘erkek’ olmaları olabilir. En nihayetinde törene damga vuran bir konuşma yapan Oprah Winfrey de ‘sessiz kalmayan erkekler…’ diye bahsetti onlardan. Bunca yıl susan erkeklerin bu sene ‘siyah giyen adamlar’ olarak karşımıza çıkmalarını riyakâr bulmuyorum açıkçası. En azından tüm dünyanın gözü üzerinde olan bir organizasyonda, dünyanın kadını hala ezdiğinden bahsedildi. Zaten törenin mottosu da ‘Time is up’ idi; yani sanki zaten biliyorduk ama artık zaman doldu der gibiydiler. En nihayetinde Oprah da konuşmasını ‘Erkek iktidarının zamanı geçiyor!’ diyerek bitirdi. Onun da dediği gibi ne diyelim, ‘Amen, amen, amen!’ Oprah’ın hemen ardından en iyi yönetmen kategorisini sunmak için sahneye çıkan Natalie Portman, tüm söylenenleri haklı çıkaran sunumunda kategoriyi şöyle sundu: ‘Şimdi hepsi erkek olan yönetmen adaylarımız!’ Benim hayalim en iyi oyuncu seçeceksek en iyi oyuncuyu, en iyi yönetmen seçeceksek en iyi yönetmeni seçmekten yana. Tüm bu cinsiyetçi kategorileri bile yıkmakta aslında. En iyi erkek oyuncu, en iyi kadın oyuncu yerine dilerim bir gün en iyi oyuncu kategorisi olur. Tom Hanks ile Meryl Streep aynı kategoride yarışırlar çünkü onlara bakınca kadın ve erkek olduklarından çok ne kadar büyük oyuncular olduğunu görmek istiyor insan. Velhasıl belli ki kadın olmak yüz yıllar önce olduğu gibi hala çetrefilli bir yol!

Sevgili okur, buraya kadar binlerce dolarlık kıyafetleri, lüks arabaları, sosyal statüleri ile töre, örf ve adetlerden bağımsız, yine de her şeye rağmen çok daha özgür Hollywood starlarından bahsettik. Kadın olmanın zorluğunun skalası çok geniş. Bugün dünyaca tanınmış bir aktristen başlayan yelpaze, Orta Doğu’da çocuk gelinlerden geçip Tayland’da çocukların seks işçisi olarak çalıştırılmasına kadar öyle büyük ve korkunç ki! Özgecan’ın tecavüze uğrayıp, öldürülüp, yakılıp, ellerinin kesilmesinin üzerinden çok da uzun bir zaman geçmemesine rağmen kadın ölümleri ülkemizde hız kesmeden devam etti. Türkiye’de 2017’de tam 409 kadın öldürüldü ve bunların 173’ü yılın ilk beş ayı dolmadan katledilmişlerdi.

Hızını alamayan erk, son dönemde kadınları hedef aldığı gibi kendi evlatlarını da hedef almaya başladı. Pohpohlanan erkeklik bilinçaltları ile terk edilmeyi, artık istenilmemeyi erkekliklerine yediremeyenler çareyi en acıtan yerden vurmakta arıyor. Bunun son mağduru Dilek Yardım’ın acısıyla, tüm ülke sarsıldı. Boşanmaya çalıştığı eşi, biri dört diğeri iki yaşındaki kızlarını silahla vurarak katletti. Dilek Yardım cenazede bir o tabuta bir bu tabuta sarıldı, durdu. Cenazeden sonra Müge Anlı’nın programında konuşan acılı annenin söyledikleri çok önemliydi. Şöyle dedi, “Kızlarınızı sevin ki sevgiyi başka yerde aramasınlar.” Sahi oğullarımızın pipilerini kutsadığımız enerjinin çeyreğini kızlarımızı sevmeye harcıyor muyuz? Erkektir gezer derken evlere kapatılan kızlar çareyi, özgürlüğü aile baskısından kaçmak için evlenmekte aramıyorlar mı? Ve şöyle devam etti Dilek Yardım, “Boşanmak isteyen kızlarınıza kucak açın. Ne yapsınlar, acı çekerek mi yaşasınlar? Öldürülsünler mi?” Yan komşu ne der, eş dost ne der; aman dul olmasın da evinde otursun zihniyeti bu rakamların şişmesinde oldukça etkilidir. Yani sayın okur, hepimiz suçluyuz. O çaylar yudumlanırken edilen dedikodular, fısıltılar da en az o kurşunlar kadar katildir. Dilek Yardım, “Benim çocuklarım şu an hayatta olabilirdi,” diye haykırdı. Sadece onun çocukları mı? Belki şu an tam 409 can hayatta olabilirdi. Eğer biz kadın demeseydik, erkek diye yüceltmeseydik, bir cinse her şeyi meşru kılarken diğerine tüm yükü yıkmasaydık belki ha? Belki o vakit Özgecan şimdi okulundan mezun olmaya hazırlanırdı, Dilek Yardım toprağı değil evlatlarını kucaklıyor olurdu. Bizimki gibi ataerkil toplumların biz kadınlar için, yalandan bile olsa, riya bile olsa siyah giyecek adamları da yok, ne acı. 75. Altın Küre Ödülleri riyakâr mıydı? Kadınlar olarak desteklenmeye öyle açız ve hasretiz ki yalandan bile olsa güzeldi sevgili okur!

İlay Bilgili

İyi ki doğdun Dünya’nın en güzel şehri Adana ! İlay Bilgili yazdı…

Edebiyat dünyasına ”Yazdım Sihir Oldu ” adlı kitabıyla giriş yapmış genç yazar ve İngilizce öğretmeni İlay Bilgili Adana’nın düşman işgalinden kurtuluş günü ile ilgili muhteşem bir yazı kaleme aldı.Adana’ya saygı duruşu niteliğindeki yazı son dönemde giderek artan Adana sevgisine ve fenomenliğine bir artı katacağa benziyor. Yazı şimdiden sosyal medyada yüzlerce beğeni ve paylaşım aldı. İşte o muhteşem yazı ;

YA ADANA VE ADANALILAR OLMASAYDI?

“Eğer Fatih Terim olmasaydı belki Galatasaray UEFA Kupası’nı kazanan ilk ve tek Türk takımı olamayacaktı. Orhan Kemal olmasaydı ‘Bereketli Topraklar Üzerinde’ ya da ‘Hanımın Çiftliği’ adlı romanlar hayatımızda asla olmayacaktı.
Eğer çirkin kral ‘Yılmaz Güney’ olmasaydı, 1982 yılında Cannes Film Festivali’nin En İyi Film kategorisindeki ödülü Türkiye ‘Yol’ filmi ile bir yumruk gibi havaya kaldıramayacaktı.
Ferdi Tayfur olmasaydı ‘Ben de özledim ben de…’ diye asla içlenemeyecektik örneğin.
Eğer Ali Özgentürk olmasaydı Selvi Boylum Al Yazmalım’ın senaryosu öyle şahane yazılamayacaktı.
Muzaffer İzgü olmasaydı örneğin belki ‘bazı’ şeylere başka bir gözle bakmayacaktık.
Aytaç Arman olmasaydı Türk sineması bir eksik kalacaktı hep.
Haluk Levent olmasaydı gitar çalmak isteyen her gencin o ilk şarkısı olmayacaktı, sahillerde ateş başında ‘Akdeniz Akşamları’ söylenmeyecekti hiç.
Herkes ad ve soyadının baş harflerini kısaltarak ‘gel tanışalım önce, ben kısaca F.D.’ demeyi Feridun Düzağaç’a borçludur.
Karacaoğlan der ki mesela;
‘Karac’oğlan der ki kondum göçülmez ,
acıdır ecel şerbeti içilmez
üç derdim var birbirinden seçilmez
bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm…’
Atilla İlhan olmasaydı ‘Ben sana mecburum.’ yazmayacaktı belki hiçbir el…
Çolpan İlhan olmasaydı Türk Tiyatrosu bir büyük kadın oyuncudan mahrum kalacaktı hep
Savaş Ay olmasaydı Türkiye o zamanlarda konuşmaktan korktuğu bir çok şeyi masaya yatıramayacaktı televizyonda.
Bedri Baykam olmasaydı Türk resim tarihi ülkemizde ve Dünya’da belki sayısız başarıya imza atmayacaktı.
Atilla Taş olmasaydı Twitter’da söyleyip de içimizde kalanları bizim yerimize kimseler öylesine açık yüreklilikle yazmayacaktı.
‘Bu akşam ölürüm, beni kimse tutamaz.’ demeyecektik eğer Murat Kekilli olmasaydı.
Hakkı Bulut’un Son Mektup adlı eseri , Altın Long Play ödülünü almış olup çeşitli kurum ve kuruluşlar tarafından defalarca ödüle layık görülmüştür örneğin.
Bizim Elvis Presley’imiz Erol Büyükburç’tur!
Ayşe Hatun Önal, Ricky Martin’in düet yapmak için seçtiği ve sesine hayran kaldığı bir şarkıcıdır.
Yaşar olmasaydı Cezayir Menekşesi şarkısı olmazdı be!
Hasan Şaş olmasaydı 2002 yılında Dünya Kupası’nda sanıyorum Brezilya’ya o golü atamazdık.
Kimse Bayhan kadar nev-i şahsına münhasırlığın kitabını yazamaz mesela!
Kendi dalında rüştünü ispatlamış ve meşhur ‘Ay Yüzlüm’ şarkısına imzasını atmış Murat Göğebakan var…
Sakıp Sabancı bu ülkeye Orta Doğu’nun en büyük camisi olan Sabancı Merkez Cami’yi yaptırmıştır. Türkiye’ye her anlamda ailecek katkısı çok büyüktür. Bugün Sabancı Üniversitesi Türkiye’nin en büyük üniversitelerinden biridir.
Şener Şen’in olmadığını bir düşünsenize… ‘Vecihi’ ya da ‘Badi Ekrem’ karakterlerini hiç tanımadığımızı…
Müslüm Gürses olmasa idi… ‘Hangimiz Sevmedik?’ şarkısı ya hiç olmasaydı?
Kıvanç Tatlıtuğ.
Demir Demirkan.
Menderes Samancılar.
Ayşe Arman.
Cenk Koray.
Salih Güney.
Faruk Tınaz.
Ümit Besen olmasa ‘Nikah Masası’ olmazdı, Allah muhafaza!
‘Ferman padişahınsa, dağlar bizimdir.’ diyen Dadaloğlu!
Benim en sona sakladığım ve en sevdiğim; sarım, sıcağım Yaşar Kemal…
Bize öyle öngörülü, koca koca cümleler bıraktı ki!
‘Demirin tuncuna, insanın piçine…’
Yaşar Kemal olmasaydı İnce Memed olur muydu hiç?
Ve daha adını sayamadığım, yazamadığım bir sürü sporcu, yazar, politikacı, bilim insanı, sanatçı…
Tüm bu insanlar ‘Allah’ın adamları.’
Çünkü hepsi ama hepsi ya Adanalı ya da ömürlerinin büyük kısmını Adana’da yaşamış, oranın bereketli topraklarından nasibini almış ve hepimizin kalplerinde bir çoğunun çok özel yerleri olan kıymetli ve önemli insanlar.
‘İzmirli’, ‘istanbullu’, ‘Çorumlu’ diye dizi var mı?
‘Adanalı’ diye dizi çekildi bu ülkede!
Son birkaç yıldır düzenlenen ‘Portakal Çiçeği Festivali’ Türkiye ekonomisini oldukça canlandıran; binlerce yerli, yüzlerce yabancı turiste ev sahipliği yapan bir oluşumdur.
Adana Altın Koza Fim Festivali Türkiye’nin en önemli Film festivallerinden birisidir.
Adanaspor ve Adana Demir Spor ülkenin büyük futbol kulüplerindendir. Taraftarı dünyaca sayılan birkaç kulüpten biridir.
Çukurova Kitap Fuarı Türkiye’deki en büyük kitap fuarlarındandır.
Devlet Tiyatroları Adana Uluslararası Tiyatro Festivali her sene sayısız görsel şovla kapılarını tiyatroseverlere açar.
Çukurova Üniversitesi Türkiye’nin en büyük ve hatrı sayılı üniversitelerinden birisidir.
Adana Tren Garı 450.000m2’lik alanı ile ülkenin en önemli garlarından birisidir.
Sayısız Anadolu ve Fen Lisesi ile, namı almış yürümüş Düziçi Öğretmen Lisesi ile Adana eğitim dalında da sayısız başarıya imza atmıştır.
Üstelik her bahar gerek liselerde gerek Çukurova Üniversitesi’nde düzenlenen bahar festivalleri ile yıllardır süregelen modernizmin öncülerinden olan Adana, sanılanın aksine onlarca rock grubu yetiştirmiş ve sayısız rock konserine ev sahipliği yapmıştır.
Seyhan Nehri Türkiye’nin Akdeniz’e dökülen ırmaklarının en büyüğü ve en önemlisidir. Seyhan Barajı, Hidroelektrik santral, 54 MW güç ile, yılda toplam 350 milyon KWh elektirik enerjisi üretir.2006 yılından beri Türkiye Offshore Şampiyonası’nın ikinci ayağına ev sahipliği yapmaya başlamıştır.
Kebabı, şalgamı, sıkması, gözlemesi, şırdanı ve sofrasındaki cömertliği ile Adana tüm Dünya’da nam salmıştır. ‘Acılı Adana’ diye bir kebap yoktur, acılısı Adana’dır, acısızı Urfa’dır. Kebabın yanında pilav ikram edilmez! Bol yeşillik, ezme ve soğan salatası yenir gardaş! O yüzden de kebabın hası, en güzeli ve en ucuzu Adana’da yenir.
Benim tanıdığım Adanalı arkadaşlarımın hemen hemen hepsi ya yazardır, ya çizer, ya tiyatrocu, ya müzisyen, ya fotoğrafçı, ya dansçıdır. İlla ki bir şeydir yani Adana’nın suyunu içen! Velev ki Adana’da doğmadın, o bereketli ve cömert şehirde yaşadın, sana mutlaka sihrinden bulaştırır!
Yazı sıcaktır, kışı sıcaktır, insanı sıcaktır!
Kar yağmazsa Toroslar’dan ayağına kamyonla gelir! Olmazlar olur Adana’da. Zor yoktur, imkansız zaman alır.
Öyle kolay kolay bir şeyi iptal edemezsin, adını değiştirirler yine de yaparlar! Annniyün nü?
Plaka numarası 01’dir. Nokta!
Şimdi pardon da bu insanlar kusura bakmazsanız 2017’ye de girerler, 2018’e de! Her zaman bir adım öndedirler, haklarıdır. Size mi soracak be Adanalı hem? Canı ne isterse onu yapar!
Bana sorulsa Adanalı olmak isterdim. Çok şükür orada büyüdüm, aldım bereketinden. Adanalı olmak bir ayrıcalıktır. Yukarıdan biraz torpilliler alınmayın, Allah’ın adamları onlar…
Bu kadar güzelliğin arasında hayattan da zevk alırlar! Sıcaksa güneşe ateş eder örneğin, net adamlardır.
Haydi bakalım şimdi herkes bir kebap bulsun kendine, bir de mum. Öyle sıradan bir şehrin değil, bugün Adana’nın doğum günü…
İyi ki doğdun Dünya’nın en güzel şehri!
Ya doğmasaydın?”

İlay Bilgili

 

Misafirperverlik

Çok şükür. Yaşadığı toprakların yabancısı olanlardan ve kendi insanını hor görenlerden değiliz.

Anadolu’nun birçok beldesini, köyünü elimden geldiği ölçüde gezmeye çalışırım.
Bu gezilerimde yeni insanlar tanır, hayat tecrübeleri dinler, bazı şeyleri yerinde görüp daha iyi anlarım.

Anadolu’da müşteri veya fırsat olarak hiç bir zaman görülmedim.
Misafir olarak ağırlandım. Yeniden bekleriz dileğiyle uğurlandım. Aradaki fark gerçekten önemlidir. Başka milletler de toplumlar da göremezsiniz bunu irfandır bu evet. Anadolu irfanı..
….
Anadolu’ya ait bir başka değer ise edebidir.
Anadolu’nun şehirleriyle, kasabalarıyla ziyarete gelen herkesi, yolcuyu, sıcacık bir muhabbetle kucaklayıp güler yüz ve tatlı dille ağırlamak, varsa dertlerine ortak olmak da Anadolu’ya has değerdir.

İbrahim Paşalı’dan: “Türkiye’yi Türkiye yapan hakikatları izah etmek zordur. Misafirperver sıfatını nasıl kazandığımızı izah edemezsiniz mesela. Asırlar boyunca göçlerle,savaşlarla yoksullukla yoğrulmuş bir halk nasıl misafirperver olabilir?”(İstanbul kriteri, profil yayınları, sayfa 55)

Anlaşılan odur ki Anadolu insanın önüne imtihan olarak her daim “sabır” konulmuş.
Çok sıkıntılar çekilmiş tavuğundan, buğdayından yiyeceğinden pay vereceksin denilmiş hiç itiraz edilmeden elinde ne varsa verilmiş. Zorluklar içinde büyüttüğü yavrusunu askere istemişler kınalar yakarak göndermiş. Yavrusu şehit olup getirdiklerinde düşmanı sevindirmemek için yutkunmuş oturduğu yere yığılıp vatan sağolsun demiştir. Bu, acılar, sıkıntılar adeta Anadolu insanın yüzüne yüreğine işlemiş bir milletiz.
Nuri Pakdil’in ifade ettiği gibi bizim gülüşümüz dahi acıklıdır.
İzzetini, azizliğini, yüceliğini gerçekten haketmiş bir milletinin mensubuyuz.
….

Anadolu’dan bir deneyim;
Sivas’dayım Ulu Cami çıkışında gün görmüş ihtiyar bir amcaya nasılsın diyerek halini soruyorum. İhtiyar amca da hamdolsun oğlum “Emaneti taşıyoruz”diyerek karşılık veriyor.
Bu karşılığın bende yansıması farklı oluyor.

Anadolu insanı hiçbir şeye sahiplik nazari ile değil, emanet gözüyle bakıyor.
Kendisinin dahi misafir olduğunu, vakti Zaman’ı gelince emaneti sahibine teslim edeceğini ifade ediyor.
Hiçbir karşılık beklemeden misafire ikram etmek, ağırlamak inancımız gereğidir. Beklentimiz dünyalık değildir/olmamalıdır.
…..

İnsan insanın yurdudur. Anadolu, insanlığın ve iyiliğin yurdudur.

Ümit Dönmez

Doktor’un Halinden Kim Anlar?

Her şey aile büyüklerinin ilerde ne olacaksın? sorusuyla başladı.

+ilerde ne olacaksın dedeciğim ?

-Pilot olacağım dede

+Hayır evladım doktor olacaksın.

-Peki dede doktor olacağım

+Aferin evladıma insanlara yardım edecek onları iyileştirecek.

-….

Sonra ortaöğretim başlar ve büyük hayalleri olan gencin o hayalleri değişir, artık başka şeyler düşünmektedir. Tam o rüyalara dalmışken babası ensesine bi şaplak yapıştırır.

+Eşek sıpası bak seni, bizim berberin çırağa ihtiyacı varmış, oraya veririm ders neyine senin !

-Ya baba

+Sus! Sen gerçek hayatı öyle kolay zannediyorsun herhalde, git gör gerçek hayatı.

-Tamam baba sen bi karışma bana, ben çalışacağım. Denir denmesine ama çalışma hayatının ilk gününden firar edilip dershanenin yolu tutulur.

Sonra üniversite sınavları gelir çatar, gencimiz Türkiye’de ilk 1000’e girmiştir ve hangi bölüme gitmesi konusunda kafası oldukça karışıktır. Ailesi ve arkadaşları ona öneriler sunar ama herkes farklı şeyler söylemektedir. Annesi ona sen doktor olacaksın derken arkadaşları; -Sende tam mühendis tipi var sen mühendis olmalısın demektedir. Genç ne yapacağını bilmeden tıp fakültesini yazar ve orada okumaya başlar.

Fakültenin ilk günüdür ve tıp fakültesini kazandığı için sevinen çiçeği burnunda tıbbiyeli ilerde başına geleceklerden habersiz okula gidip gelmektedir.

Gencimiz ağzı kulaklarında her yere önlüğü ve stetoskobu ile gitmektedir ve etrafındaki yaşlı genç herkes onu tebrik etmekte ve garip doktor şakaları yapmaktadırlar.

Ona ömrü boyunca asla muhatabı olmaktan kurtulamayacağı ilk soru – Sen ne doktoru olacaksın? Sorusudur. Artık herkese bunu hiç bıkmadan usanmadan anlatmak zorundasındır.

Zamanla nasıl bir çarkın içerisinde olduğunu kavramaya başlayan gencimiz lise arkadaşlarını yoklar ve arkadaşlarının sürekli gezip tozup eğlendiklerini görür, onlara yetişmeye, ayak uydurmaya çalışır ama yaklaşan sınav gününden dolayı oldukça tedirgindir.

Arkadaşlarının o çok hızlı akan hayatlarına yetişemeyen tıbbiyeli artık ders çalışmak zorundadır. O asla öğrenciliğinin tadını çıkaramayacaktır. Derslerini asıp sinemaya veya tiyatroya gidemeyecektir. Seçim yapmak zorundadır ya o hızlı akan hayata kapılıp orada kaybolacaktır ya da derslerine çalışıp bir an önce sınıfını geçecek ve doktorluğa bir adım daha yaklaşacaktır.

Gencimiz bu yolun dönüşünün olmayacağını 4. sınıfa gelince ilk ameliyatına girme tecrübesiyle anlar. Aslında bu onun çocukken ne olacaksın sorusunun karşılığı olan doktorluktur. Bu işi sevdiğini, kendisi için en doğru olanın bu olduğunu düşünür. Ama daha karmaşık ve çetrefilli olan 6. sınıf kaosuyla karşılaşmamıştır.

Mesleğinin zorluğunu daha öğrenci iken hisseder, stajlarındaki uykusuz nöbet gecelerini takip eden sabah kanları onun için çekilmez bir çile halini almıştır. Sanki geceleyin nöbet tutan o değilmiş gibi sabahleyin eline nam-ı değer iş listesini tutuştururlar.

Yaz, kış, ilkbahar, sonbahar dinlemez bu çalışma; eski arkadaşlarının kışın Uludağ’da yazın Alanya’da günlerini gecelerini geçirirken kendisinin hastalarla sohbet ederek sabahlaması ona isyan bayrağını çektirir ama nafile onu dinleyen yoktur.

Neyse ki her çileye rağmen okul biter ve yeminini eder, ve o artık resmen doktordur. Ama o sorunun cevabı hala netleşmemiş, verilememiştir.

-Ne doktorusun ?

Bu soruya cevap bulabilmek için üniversite sınavlarına çalıştığının on katı, yüz katı kadar çalışmak zorundadır. Çünkü bu sefer rakipleri kendisi gibi doktor arkadaşlarıdır.

Bu sırada sayfalar ve ciltler dolusu TUS kitapları okunmaya başlanır. Amaç daha iyi bir geleceğe sahip olmaktır. Bu sırada daha sınava giremeden bir atamaya dahil olur ve Anadolu’da bir yere gönderilir. Orada çalışmaya devam eden tıbbiyeli TUS’u kazanır ve o sorunun cevabı bulunmuştur.

Artık öğrenciliğin bittiğini zanneden tıbbiyeli kazandığı bölüme gider ve o zaman da yine farkeder ki öğrencilik hayatı aslında sona ermemiş boyut değiştirmiştir. Buradaki öğrencilik sorumlulukları olan bir öğrenciliktir. Hastaların hayatları artık servisteki abisine, ablasına değil, bizzat kendisine emanettir. Daha ilk günden nöbet başlar. Ertesi sabah evine gideceğini düşünen – artık tıbbiyeli değil asistan oldu – asistanımız akşam mesai bitimine kadar orada işinin başında olacaktır.

Sonunda asistanlık da biter, bu sefer de uzman olarak katılacağı kura ile yine Anadolu’nun başka bir köşesine yollanır. Orada mutlu olacağını düşünen doktorumuzu vatani görevi beklemektedir. Bu da aradan çıksın dediği askerlik asteğmen olarak 12 ay sürer ve askerlik biter.

Artık gencimiz özgürdür, pardon genç dedim yaş olmuş 31-32. Doktorumuz yukarıda hikayenin bir yerinde evlenmediyse veya evlense bile kendine ait oturabileceği bir evi dahi olmadıysa artık her şey için oldukça geç bir zamandır. Doktorumuzun saçına aklar düşmüştür.

İşte bu yola çıkacak gençlerimizi böyle çetrefilli bir yol beklemektedir. Burada yazdıklarımın eksiği vardır fazlası yoktur. Çok sevdiğim bir hocamın bize söylediği bir söz ile bitirmek istiyorum.

Bir gün visitteyiz hocamız bize bir soru sormuştu;

“Doktorun halinden kim anlar ?” Demişti bize. Biz üç beş kelam ettik ama cevap yanlış dedi.

“Doktorun halinden annesi ve babası varsa kardeşleri anlar”, demişti hocamız.

Bütün bu sıkıntılı sürece rağmen bir söz vardır ki onu duyunca her yorgunluğumuzu unuturuz.

-Doktorum Allah sizden ve sizi büyüten yetiştiren ana babadan razı olsun.

Bu yola çıkacaklara ömür boyu başarılar dilerim.

Değer Bilinmek İster

Hüsrev Hatemi’nin “İnci ve kıymetli taşın değerini herkes bilebilir. Fakat insanın değerini ancak insan olan bilir.” sözüyle yazıya başlamak istiyorum nitekim insan yerini bulamadığı, değerinin bilinmediği vakit söyledikleri doğru yerinde dahi olsa uygun görünmez beklenen itibari göremez. Demem o ki kıymet değer bilinmek ister bilinmediği fark edilmediği yerleri ise sessiz sedasız terk eder. Nitekim günümüzün asıl yoksunluğu Mevlana’dır. Kıymet veren değer gören insanların yokluğudur. Şems, Mevlana’dan önce bir çok yeri kasabayı gezmiştir ancak Mevlana’nın Kadir kıymet bilmesiyle ortaya çıkmıştır. Mevla’na gibi değer kıymet bilen insanların sayısı artıkça en kalbi duygularımla inanamıyorum ki Şemsler ortaya çıkacaktır.

Günümüz çağında gözlemlerim ve durumsal değerlendirmelerime göre iyiliğin, fedakarlığın ve hakiki kıymetlerin çok çabuk unutulduğu bir dönemdeyiz. Bu dönemde verirseniz iyi değil, vermezseniz ise kötü olursunuz. Elbette verilenler yardımlar alacak hanesine yazılmaz ancak vefa diye bir şey varsa ki var işte o beklenir. Günümüz çağının en önemli sorunudur kıymet bilen insanların azlığı burada kıymetten vefadan beklentimiz olması gereken den ne bir eksik ne bir fazla olmasıdır neyse, odur Hak edene Hakkı’nı vermektir. Bu bize soğuk gelen kurumlar, kişiler dahi olsa yapılan iyilikleri olumlu işleri görüp takdir ile hakkı teslim etmektir

En büyük vefasızlık örnekleri yüksek idealler ve amaçlar uğuruna yapılıyor Elbette hayatta başarı önemlidir ancak kırarak değerlere saygısızlık yaparak yapılan iyilikleri unutarak geriye dönüp bakmayarak elde edilen başarı, başarı değildir. “En büyük hile hilesizliktir” der Said Nursi. Aynı amaca ulaşmada hile yapmadan doğrulukla da ulaşmak mümkündür. Hayat merdiveninde yukarı çıkarken kardeşini basamak olarak kullanmamaktır. Elden ettiğimiz değerler birisinin elinden alınan olmamalıdır aksi halde burası dünyadır burada işler her daim yarım kalır. ….
Herşeyin bir fiyatı vardır diye bir söz vardır. Biz kıymet ve vefadan bahsederken bu sözün neresindeyiz hayatımızda fiyata bedele çevrilmeyen para ile satın alınmayan ne varsa işte onlardır bahsetmek istediğim aksi halde kıymet değer vefa kavramları içi boşalmış bir ifadeden bir adım öteye gidebilir mi? Gidemez.

Kadirşinaslık vefa duyanı yüceltir bizim inancımız da örnek verecek olur isek bizim gelenek kültürümüzde normal misafirliğe ziyaret ancak hasta birini ziyaret etmeye ise iadeyi ziyaret olarak adlandırılır ne güzel bir vefa örneği değil midir iadeyi ziyaret tanımı şu demektir aslında sağlında o bizi ziyaret ederdi şimdi hastalandı biz onu ziyaret ediyoruz. Vefa imandandır unutmamaktır farkında olup Değer vermektir acıyı paylaşıp azaltmaktır

Nitekim herkes er veyahut geç değer bilir önemli olan vaktinde bilmektir aksi halde her şey için geç olabilir kayıp etmeden bilmektir. Şununda bilincinde olarak bu yazıyı kaleme alıyorum her ağacın meyvesi aynı olmaz elbette içinde değer bilmeyen yapılan iyiliklere karşılık olarak vefasız davranan Kadir kıymet bilmeyen olacaktır farkındayız zaten kötülüğü bitiremeyiz böylede bir amacımız yoktur; amacımız iyiliği yalnız bırakmamaktır.

Bir farkındalıkla ile bitirelim ilk yazımızı ; Henüz Bebekken ‘Dünya Benim!’ Dercesine Avuçlarının Sımsıkı Kapalı Olduğunu, Ölürken De Aynı Avuçların ‘Her Şeyi Bırakıp Gidiyorum İşte!’ Dercesine Apaçık Kaldığını Fark Etmeli insan.

Hepimiz ölümlü dünyanın hayatlarını yaşıyoruz bu ihtirasa hırsa vefasızlığa ne gerek vardır dünya taşınmaz bir maldır muhtevasıyla ve buradan götüreceklerimiz ise bellidir geçici olan şeyler için kalıcı olanı incitmeye değer mi? hayır değmez.

Ümit Dönmez

Adım Adım Başkanlık Sistemine

Pelikan’la Gelenler

Pelikan Dosyaları’nda yer alan ifadelere bakıldığı zaman, Ak Parti’nin “Hocacılar” ve “Reisçiler” olarak ikiye bölündüğünü ve birinci grubun ikinci gruba sürekli olarak –yamuk- yaptığını anlatıyordu. Ak Parti içerisinde “Paralel Temizlik”ten sonra ikinci bir çok kapsamlı temizlik faaliyeti gerçekleştirileceğini düşünmeden edemedim. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başkanlık sistemini her şeyden çok istediğini artık bilmeyen kalmadığına göre Pelikan dosyalarından nasıl bir başkanlık çıkabilir?

Anketlerde Ak Parti hala yüzde 50 bandına yakın olarak görülüyor. 1 Kasım’dan beri enteresan olarak bütün Kilis meselelerine, canlı bombalara, terör olaylarının bitmeyişine, doların hala yükselmeye devam edişine rağmen Ak Parti bir puan dahi oy kaybetmemiş görünüyor ancak başkanlık sistemi gelecekse bu referandumla gelecek ki orada Ak Parti’nin yüzde 15 gibi bir kaybı var. Başkanlık sistemine halk desteği yüzde 35-40 civarında çıkıyor. Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi dehası işte burada devreye giriyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, bugüne nasıl bir politikayla geldiyse Ahmet Davutoğlu da aynı politika sonucu olarak Ak Parti koltuğundan uzaklaşıyor.

Böyle Geldi Böyle Gider

Hatırlayalım, 2002 yılında Recep Tayyip Erdoğan siyasi yasaklıydı. Zaten Erdoğan’a seçimi kazandıran da bu yasak oldu. Erdoğan, 28 Şubatçılarla hesaplaşmak üzere ülkenin başına getirildi. Düşman belliydi, düşman belli olduktan sonra yapılacak tek şey kalıyor; Harp.

Ekonominin kötü olduğu bir dönemde önce Kemal Derviş’in politikaları gözden geçirilerek 5 yıllık plan onaylandı. Türkiye bu politikalar ile 2008 yılına kadar düzenli olarak büyüyen bir ülke durumuna geldi. Tabii ki bu durum Ak Parti’ye 2007 seçimlerini de kazandırdı. 12 haziran 2007’de, geçtiğimiz ay resmen çöken Ergenekon davası başlarken düşman belliydi; ETÖ.

Ergenekon Terör Örgütü’nün varlığı milyonlarca sayfa uydurma delil ile ispatlanmaya çalışıldı. Ergenekon’un popülaritesi gitgide düşüşe geçmişti ki yeni bir düşman yaratıldı; FETÖ. Bu seferki düşman Ak Parti’nin içinden çıkmıştı. Hatta “nasıl ETÖ ile Türkiye bağırsaklarını temizliyorsa FETÖ ile Ak Parti de bağırsaklarını temizliyor” diyenler bile çıktı. 17-25 Aralık süreci ile başlayan “Fetullahçı Terör Örgütü”ne yönelik operasyonlar bugün de halen devam etmekte, Bugün ve Zaman gazetesine kayyım atanmakta olduğundan davaların seyrini değiştirmemek adına daha fazla şey yazılmaması taraftarıyım. Ancak 3 Mayıs’ta Basın Özgürlüğü gününü geçmiş olmamıza atıfta bulunarak, “sadece maddi olarak çökmekte olan medya kuruluşları hariç hiçbir basın kurumuna doğrudan müdahale edilmemelidir” şeklinde kişisel fikrimi beyan edebilirim.

Konudan uzaklaşılmaması gerekirse, 2013 yılının Aralık ayında başlayan 17-25 ve ardından Mart ayındaki seçimlerde Ak Parti’nin güven tazelemesinin ardından “Paralel Yapı” ile mücadeleye başlandığına göre artık Ergenekon’a ihtiyaç yoktur. Bu durumda Ergenekon aklanabilir; aklandı da.

Seçimler Arası

7 Haziran 1 Kasım seçimleri arasında geçen sürede HDP, büyük ihtimalle Ak Parti’ye verdiği sözleri yerine getirmemiş olacak ki terör olayları yeniden başladı. Tam da siyasi olarak HDP’nin istediği bir durumla karşılaşılmış, HDP ile MHP aynı sandalye sayısıyla meclise girmeyi başarmıştı. Her ne olduysa bu arada oldu işte. HDP derhal barajın altında bırakılmalı, Ak Parti’nin sandalye sayısı 330’un üzerine çıkarılmalı ve doğrudan referanduma gidilerek veya 367’nin üzerine çıkarılmalı “Huzur içinde çözülmesi için” 400’e çıkarılmalı ve doğrudan mecliste kabul edilerek başkanlık sistemine geçilmeliydi.

Terör olaylarından dolayı HDP’nin oylarında dramatik bir düşüş yaşandı. Ancak 7 Haziran’dan sonra siyaseti çıkmazda bırakan Devlet Bahçeli’nin düşüşü daha dramatik oldu. MHP Mecliste en küçük grup olarak yer aldı.

Ortalık Karışacak

Toparlamak gerekirse bugün yaşanan süreçte HDP, MHP ve Ak Parti açılarından kritik bir sürece giriliyor. Mecliste dokunulmazlıkların kaldırılmasına yönelik çalışmalar sadece HDP grubu üzerine yoğunlaşmış durumda. CHP, “terör olaylarına karışanların” yargılanmasına destek verse de genel olarak “herkesin” dokunulmazlığı kaldırılsın görüşünü savunuyor. MHP ve Ak Parti ise HDP’ye PKK üzerinden saldırmaya devam ediyor. Eğer bunun sonucunda HDP’nin milletvekilleri içeri atılır da milletvekillikleri düşürülürse HDP’nin sandalye kazandığı her ilde bir seçim mecburi hale gelecek çünkü 80 milletvekilinin yokluğu meclisin çalışması için önemli bir eksik.

MHP’de kongre sürecinin acilen tamamlanması gerekiyor. Zira Türkiye böylesine önemli bir eşikteyken MHP içerisindeki çekişmeler en çok MHP’nin istemediği Başkanlık sistemi lehine bir sonuç çıkaracaktır. Eğer erken seçime gidildiğinde MHP’de henüz bir kongre yapılmamış olursa bunun sonucunda bütün Türkiye’yi bir sistem değişikliği bekliyor olabilir.

Bir Tek Elif Çakır Bilmiyordu

Ak Parti’de ise Hocacılar ile Reisçiler arasında bir kavga olduğunu Karar Gazetesi’nin 8 Mart tarihinde yayınlanan sayısında Kabataş’ta mağdur olduğunu iddia eden kişiyle röportaj yapmasından tanıdığımız Yazar Elif Çakır’dan da görmüştük. Çakır; “Herkes ama herkes şunu soruyor: “Erdoğancı mısınız?” yoksa “Davutoğlucu mu?” Dost meclislerinde bu sorularla ilk muhatap olduğumda… Birileri kafa buluyor, falan sandım” demişti. Belli ki Elif Çakır hariç çevresindeki herkes bundan haberdardı!

Ancak bunun bir “Al takke ver Külah” olduğunu düşünmeden edemiyorum. Ak Parti içinde her halükarda bir kavga yoktur. Davutoğlu’nun vizyonu Ak Parti’nin 22 aylık süre içerisindeki dönüşümüne yardımcı oldu ve Davutoğlu kendi misyonunu tamamladı. Sıradaki gelsin…